21 Kasım 2010 Pazar

BLADERUNNER

BLADERUNNER
Bu yazımda Bladerunner filmi hakkındaki düşüncelerimi sizinle paylaşacağım
Kimileri tarafından “Future Noir”, kimileri tarafından “Dystopian” olarak kategorize edilen kült bir film.
1982 yılında çekilmiş, bir parça THX 1138 filmini andıran bir film. Nitekim THX 1138 filmi de “dystopian” kategorisinde bir film. Daha sonra yakın bir zamanda “Island” (Ada) isimli ikisinin sentezi bir film çekildi. Bir çoğunuz izlemişsinizdir.
Bladerunner filmi Los Angeles 2019 yılında geçiyor. Teknoloji ilerlemiş fakat yanlış bir teknoloji uygulanmış ve her tarafta kirlilik var. Havada duran raylarda giden araçlar, dar sıkışık sokaklar… Filmin bu kısmına şahsi düşüncem olarak karşı çıkıyorum. 2019 yılında yerküre düşündüğümüzden daha temiz olacak ve insanlar çok daha rahat bir ortamda yaşayacak. Bu konuya başka bir yazımda değineceğim. Fakat Riddley Scott 1982 yılında 2019’da var olacak bir metropol şehri canlandıracaksa bunun ötesine de gidemezdi. Biliyorsunuz ki 80ler, özellikle de 80lerin başları Dünya’da herkes için karanlık yıllardı.
Filmin asıl konusuna gelelim. Filmde Tyrell Corporation isimli insan klonlayan bir şirket var. Filmin başrolündeki kişi emekli polis Rick Deckard. Bu emekli polisin uzmanlığı ise klonları ve gerçek insanları ayırt edebilmek. Klonlar üretildikden bir süre sonra ahlaken bozulup zarar verici hale gelmeye başlıyorlar. Bunun yanı sıra içlerinde de bir baş kaldırı isteği oluşuyor. Burada önemli nokta Rick Deckard bu ayrımı nasıl yapabiliyor? Klonları veya klon şüphesi olan insanları bir teste tabi tutuyor. Testin sonucunda eğer vicdanlı, empati sahibi ise insan, fakat vicdan ve empati sahibi değilse klon olduğu anlaşılıyor. Örneğin test sorularından bir tanesi: “Yolda yürürken ters dönmüş bir kaplumbağa görseniz ne yaparsınız?”
Klonların en özelliklerinden birisi rüyalarına girilebiliyor ve rüyalarının kontrol altında tutulabiliyor olması. Bu aslında filmin en önemli kısmı. Çünkü Deckard film boyunca rüyasında devamlı “unicorn” (tek boynuzlu) at görmektedir. Filmde bir çok olay gerçekleşir. Bu olaylar filmin sonu ile karşılaştırınca genel olarak o kadar önem taşımayan olaylardır. Deckard’ın iş ortağı Gaff, herşey bittikten sonra filmin sonunda Deckard’ın masasının üzerine origami ile yapılmış, Deckard’ın rüyalarında gördüğü “unicorn” (tek boynuzlu) at figürünü bırakır.
Sonuç olarak film bize şu mesajı veriyor: Biz ne kadar gerçeğiz? Yalnız mıyız? Rüyalarımızı ve gizli olarak yaptığımız şeylerden sadece haberdan olan bizmişiz gibi düşünüyoruz. Bundan emin miyiz? Gerçek olduğumuzdan emin miyiz? Biz ne kadar gerçeğiz? Sadece beynimizde oluşan elektrik sinyallerinden oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Bu sinyalleri kontrol eden biz miyiz? Bu elektrik sinyallerini kontrol edebilen biz olsaydık, görüntülerin tamamını istediğimiz şekle çevirebiliyor olabilirdik. Gerçekte var mıyız? Biz kimiz ve bu elektrik sinyalleri nereden geliyor? Rüyalarımızda gerçekten yalnız mıyız?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder